Orta Doğu’da tansiyon yeniden yükselirken Körfez başkentleri, geçmişte defalarca tecrübe ettikleri bir gerilimin gölgesinde pozisyon almaya çalışıyor. Washington ile Tahran arasında vurmaya başlayan savaş tamtamları, esasen bölge için tanıdık bir riski hatırlatıyor. Körfez ülkeleri, **savaşların yalnızca cephelerde yaşanmadığını, petrol tesislerinden limanlara, hava sahalarından enerji fiyatlarına kadar geniş bir alana yayıldığını geçmiş Körfez savaşlarında yaşayarak gördü. 1991’deki Birinci Körfez Savaşı**, ABD’nin askeri varlığını Körfez’e kalıcı biçimde taşıdığı dönüm noktası oldu.
2003’teki Irak işgali ise bu bağı daha da derinleştirdi. Üsler açıldı, hava sahaları kullanıma sunuldu, ABD’nin bölgesel planları Körfez’in aktif desteğiyle hayata geçirildi. Ancak aradan geçen yıllar, bu iş birliğinin Körfez için ağır sonuçlar doğurduğunu da gösterdi. **Irak’ta istikrarsızlık** kalıcı hale geldi, bölgesel dengeler sarsıldı, Körfez ülkeleri uzun süre güvenlik tehdidiyle yaşadı.
**Bugün ABD ile İran arasında olası bir savaş konuşulurken Körfez’in refleksi**, bu geçmişin birikimiyle şekilleniyor. Başkentlerde hâkim olan yaklaşım açık: Savaşın dışında kalmak, riskleri yönetmek ve bölgesel bir yıkımın parçası olmamak. **Çatışma büyüdüğünde ilk bedeli Körfez ödüyor. Körfez ülkeleri açısından savaş, yalnızca askeri bir mesele olarak görülmüyor.**
**Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji trafiği, petrol ve doğalgaz tesislerinin güvenliği, liman sigortaları ve uluslararası yatırımlar**, olası bir çatışmanın ilk etkilenecek başlıkları arasında yer alıyor. **Birinci ve İkinci Körfez Savaşları**, bu kırılganlığın ne kadar hızlı krize dönüşebildiğini açık biçimde ortaya koydu. Körfez ülkeleri, askeri gerilimin büyümesini kendi ulusal çıkarlarına aykırı görüyor.
Reklam & İşbirliği: [email protected]